likya yolu

Başlangıcına gidip, iki elimi arkada kavuşturup şöyle bir içeri bakıp, "noluyo la burda" bakışı atıp tıpış tıpış kamp alanıma döndüğüm yer. O yol beni gerer. O yol beni kasar. Kaldıramam.
fethiye'den patara'ya kadar olan kısmı tamamladığım, geri kalanı da yürümek için can attığım yoldur. ölmeden önce kesinlikle görülmesi gerek, özellikle kabak koyundaki yolu yürürken görülen manzaralar iyi ki gelmişim dedirtir
Türkiye'nin ve belki de dünyanın en güzel, en harika manzaralarına sahip yürüyüş yollarından birisidir. Yorucu,zahmetli, ekipman gerektiren ve uzaktan görüldüğü gibi kolay olmayan bir parkurdur ancak her anına değer.

Bknz:(Gelidonya Feneri)
23.08.2017 tarihiyle başladığım fakat zaman sıkıntısı nedeniyle xantos da bırakmak zorunda kaldığım yol. evet yorucudur,yorar, ama insanın kafasında günlük hayatın derdi düşüncesi olmadığı nadir olaylardan birisidir belki de bu yolun yolcusu olmak(kafayı kaldırıp düşünecek enerjiyi kendinizde bulamıyorsunuz çünkü ehehe) .önümüzde ki yaza baştan sona yürümek gibi yüce bir hedefim var.
Eve başka biri olarak dönmeme vesile olmuş, her sene nisan ve ekim aylarında biraz biraz yürümek için kendime söz verdiğim yoldur.

Henüz yürümemiş olanlar mutlaka gidin. Ama nolur çöp bırakmayın dostlar. Ağırlıktan dolayı yiyecek, tişört atan gördüm. O yüzden fazla yüklü gitmemenizi tavsiye ederim.
çok güzel rotadır kendisi...
her uyarıya rağmen bi delilik yapıp yazın en sıcak ayında 3 kişi çıkmış olduğumuz ve ilk günden yolda kişi başı 3 lt suyu tükettikten sonra bunalıma girdiğimiz yoldur. Yaz aylarında, rota haritasında bahsedilen çoğu su kaynağı kurumuş ve su depoları hayvan ölüleri ile dolu oluyormuş. En son dayanamayıp sarımtırak olan suyu içmem sonucunda ertesi gün 15 km karın ağrısıyla yolu yürümek durumunda kalmıştım ve kabak koyunda yaklaşık 15 saat uyuduktan sonra bölgede yerlilerin tarif ettiği efsane bir şelaleye kamp kurup 1 hafta vakit geçirdikten sonra sonbahar veya ilkbahar aylarında tekrar denemeyi düşündüğüm rota.
yürümek istediğim ama benim için hayal olan rota. ayrıca mesleğimden istifa etmeden tüm etabı bitirmeyeceğim rota
arkadaşım ve bana ilk çadırımızı ilk çantamızı aldıran ilk kamp deneyimimi yaşadığım yoldur. karaöz - gelidonya feneri - adrasan rotasını kafamıza koymuştuk. kumluca'dan kalkan dolmuşlarla önce mavikent'e oradan biraz yürüyüş biraz otostopla korsan koyuna ulaştık. nisan sonlarına doğru gittiğimiz için antalya'da havalar ısınmaya başlamıştı ve su soğuk olmasına rağmen koyda denize girme fırsatımız oldu. nisan olmasına rağmen çevrede 10-11 kadar çadır daha vardı. ağaçlar arasında denize birkaç adım uzaklıkta bir yere çadırımızı kurduk ve gerçekten çok keyif aldık. yaktığımız ateşle ettiğimiz sohbetle yaşadığımız huzurla ilk günü bitirdik. sabah uyandığımızda çadırımızı toplayıp çeşmelerden suyumuzu doldurup (bkz: gelidonya feneri) ne doğru yola çıktık. bu rotayı izleyecek arkadaşlara tavsiyem burada sularınızı doldurmayı es geçmeyin çünkü adrasana kadar başka çeşme yoktu. biz de bu bilgiyi yine likya yolunda yürüyen koyda karşılaştığımız bir abiden almıştık. yaklaşık bir saat süren yürüyüşten sonra fenere ulaştık ve bizi harika bir manzara karşıladı. etrafı dolaşıp karnımızı doyurduktan sonra biraz dinlenip adrasana doğru yola çıktık ve yolun en zorlu kısmı burada başladı. gerçekten ilk kampın verdiği tecrübesizlikle doldurulan çanta tırmanışta en büyük düşmanınız oluyor. ağaçlar tertemiz hava ve sakinlik ise en büyük destekçiniz. yol üzerinde üç dört kere dinlenmek için durduk bu dinlenmelerle beraber yaklaşık 6 saat sonra yol bizi adrasan sahilinin ortası çıkardı ve yorgunlukla kendimizi kumlara bıraktık. sahilde yanımızdaki aile muhtemelen halimize üzülüp bize hazırladığı yemekten ikram etti ve o bulgur pilavı o köfte dünyanın en güzel yemeği gibi geldi. nisan ayında olduğumuz için sahilde pek kalabalık yoktu o yüzden çadırımızı sahile kurduk ve bir gece adrasan sahilinde geçirdik. sabah antalya güneşinin yakıcı sıcağıyla uyandık aman biz ettik siz etmeyin daha ağaçlık olan bir yere çadırınızı kurun. denize girip sakin sahilin tadını çıkardıktan sonra otostopla antalya merkeze dönüş yoluna koyulduk.
geçen yazın başında ovacık'tan başlayıp ilk iki gününü yürümüş biri olarak, herkesin ölmeden önce yapılacak 100 şey listesinde yer vermesini istediğimdir. kesinlikle hayatımda yaptığım en güzel şeylerden biriydi. iki günde toplam ondört saat yol yürüdüm ama inanın her adımına değdi. ormanın içinde işaretleri takip ede ede yol bulmak, bir anda efsanevi manzaralarla karşılaşmak, yol üstündeki yardımsever köylüler vb. birçok farklı tecrübe ediniyorsunuz.

benim yürüdüğüm ve bildiğim kadarıyla tavsiyelerim;

eminim defalarca söylenmiştir ama bu yola baş koyduysanız en can alıcı nokta çantanızın ağırlığı. benim gibi yaklaşık 17kg çantayla yola çıkarsanız sizinde bacaklarınız tutulabilir.

ilk günün kampını köydeki çocuk parkının yukarısındaki elektrik direklerinin oraya atın. mükemmel bir manzara ve çevreden izole bir şekilde rahat rahat takılabilirsiniz. istediğiniz gibi ateş yakabilmek de cabası.

işaretlerin azaldığı yerlerde insanlar taşları üst üste koyup kendilerince işaretler oluşturmuşlar. onları da takip edebilirsiniz.

ovacık'tan kelebekler vadisine kadar kırmızı-beyaz işaretleri takip edeceksiniz. fakat sonrasında kırmızı-sarı işaretleri takip etmenizi öneririm. kelebekler vadisinden sonra kırmızı-beyaz dağ yoluna kırmızı-sarı manzaralı, sahile daha yakın olan yola gider. kırmızı-sarı olan alternatif rotadır, yolu yaklaşık 3 saat uzatır ama buna kesinlikle değiyor. iple tırmanma, dar geçitler, gizli koylar vb. görmek istiyorsanız kesinlikle bu rotayı tercih edin.

gitmeden önce kendinize mutlaka reşo ocağı alın. minicik ve taşıması çok kolay. küçük bir alev çıkartmasına rağmen gayet iyi ısı veriyor. mesela ben avuç içim kadar bir reşoyla iki kangal sucuk, iki yumurta ve 5 konserve pişirdim. gerisini siz düşünün.