likya yolu

Başrolde Kate clow ablamız vardır hakkı yenmez. Kendisi bu yolu 1999 da bize açmış ona bir teşekkürü borç bilirim.Yol yaklaşık 550 km civarında, Fethiye den başlayıp antalya geyikbayırına kadar kıyılardan tepelerden derelerden devam eder. Eşsiz bir yoldur, bazen tarihi yerlerden geçersiniz bazen tatlı köylerden. Yeri gelir eşsiz manzaralı bir uçurumda çadır kurarsınız, yeri gelir bir hamakta düşlere dalarsınız. Bazı geceler yıldızların altında eşsizleşir. Oldukça yorucu geçer ama her şeye rağmen buna değer. Torunlarınıza anlatabileceğiniz onlarca maceranız çıkar. Unutamayacağınız bir gezi olur. Yolda belli aralıklarla tabelalar ve işaretler bulunur. Edineceğiniz bir haritadan,kitaptan yada internetteki onlarca blogdan nerelerde su var nerelerde konaklama var vb.bütün bilgileri bulabilirsiniz. Ve bilinmelidir ki, oteller dikilmeden, ağaçlar kesilmeden bu yol mutlaka yürünmelidir.
Özellikle benim gibi ukraynalı olanları ve bizi çekemeyen rusları bu yolda çok görebilirsiniz.Birde ingilizleri. Yol güzeldir,çok güzeldir ve türk dostlarım hala bu yolun kıymetini bilmemektedir. İnterrail sözü neydi ? Yol açık yola çık. Davay davay
Benim için çok ama çok özel olan. İçimi yakan. Sevdiğim adamın yanıma gelmesi, yalnız kalmak istediğini, kararlar alması gerektiğini ve ışığa gideceğini söylemesi üzerine gittiği yer. Burdur-Antalya yoluna bıraktım onu. Bir daha görüşmedik, terk edildim. Bence sonradan ona katılan kaşar yüzünden ama bunu hiç bir zaman kabul etmedi. zalımın oğlu
Kabak koyuna çıkan yol ölümdür. Çok uzun bir süre çeşme bulamayacaksınız. Hayatımın en kötü anlarını geçirdim o yolda, susuz çıkmayınız efendim.
şöyle güzel bir alıntıyla başlamak gerekirse

biraz uzun olabilir. başlıyorum...
yaptığım en iyi şeylerden biri oldu. arabayla mersin’den itibaren kıyı şeridi boyunca kaş’a kadar gittim. yol boyunca bana eşlik eden manzara yüzünden bol bol durmak zorunda kaldım. o yüzden baya uzun bir yolculuk oldu.

kaş’tan demre’ye doğru planladığım parkurda beni en fazla zorlayan boğazcık’a çıkış oldu. sebebi ise bir yerden sonra işaretleri kaybetmem ve bu yüzden deli danalar gibi sağa sola koşturmamdı. hava karardıktan sonra kamp yapacak bir yer buldum. ali amcanın yeri...bahçesinde kamp yapılabiliyorsunuz. ancak bunca yoldan sonra popom rahat bir yer istediği için onu kıramadım ve odada kaldım.akşam yemeği, kahvaltısı dahil güzel bir konaklama oldu.

sabah orada tanıştığım avusturalyalı arkadaşla yola koyulduk. ingilterede eğitimini tamamlayıp memleketine dönmeden önce yapması gereken şeyler listesinde olan likya yolu için gelmiş kendisi. hayran kaldım. gerçekten bu gavurlar çok farklılar bizden.

ikinci gün üçağız’da konakladık. bu yol nispeten daha kolaydı. yolun daha kolay olmasının bir diğer sebebi ali amcanın üçağızda kalacağımız pansiyona çantaları yollamasıydı. kuşlar gibi olduk sanki yürümüyor uçuyorduk çantasız. yol arkadaşımınla iyi bir tempo tutturduk. pansiyona (cennet pansiyon) ulaştıktan sonra bir ücret karşılığı kendi ufak tekneleriyle batık şehire doğru bir tur yaptık ve daha sonra kaleye çıktık. ertesi gün güzel bir manzara eşliğinde kahvaltımızı yaptıktan sonra erkenden yola koyulduk. sonraki durak demre...

bu sefer çantalarımız yanımızdaydı. ama gene de bir önceki günün hafifliği ile omuzlarımız rahatlamış vaziyette daha kolay bir yürüyüş oldu. yolda karşılaştığımız ve bizi zorla çay içmeye davet eden ve yemeğine ortak eden fishman’a saygılar. tanışırsanız çok seveceksiniz. burada biraz dinlendik, bize ilginç hayat hikayesini anlattı. sanırım yol boyunca en çok keyif aldığım anlardan biriydi bu.

demre’de kalacağımız pansiyona (kent pansiyon) geldik. çantaları bırakıp myra antik kenti ve noel baba’nın kilisesini dolaştık. yürüyüşümüz burada bitti.

yolculuğum boyunca çadır, mat ,uyku tulumu ve büyük bir tripod taşımama rağmen hiçbirini kullanmamam da ayrı bir konuydu benim için. kalan parkurlara da aralıklı devam edecem. demre- alakilise-finike parkurunu yapmadan likya yolu sayılmazmış ; öyle dedi demredeki pansiyon sahibi. kaldığımız pansiyonların adını yazdım işinize yarar diye ama zaten siz birine giderseniz oradakiler diğer durakta kalacağınız pansiyonu ayarlıyorlar. eş dost muhabbeti yani. ama bunun en güzel tarafı ikinci gün çantalardan kurtulmak oldu.

hayatımda bir değişiklik olması için bunu denedim ve yalnız başladığım bu yürüyüşü çok iyi bir arkadaş edinerek bitirdim. hayat gerçekten farklı akıyor burada.
Türkiye'nin ve belki de dünyanın en güzel, en harika manzaralarına sahip yürüyüş yollarından birisidir. Yorucu,zahmetli, ekipman gerektiren ve uzaktan görüldüğü gibi kolay olmayan bir parkurdur ancak her anına değer.

Bknz:(Gelidonya Feneri)
arkadaşım ve bana ilk çadırımızı ilk çantamızı aldıran ilk kamp deneyimimi yaşadığım yoldur. karaöz - gelidonya feneri - adrasan rotasını kafamıza koymuştuk. kumluca'dan kalkan dolmuşlarla önce mavikent'e oradan biraz yürüyüş biraz otostopla korsan koyuna ulaştık. nisan sonlarına doğru gittiğimiz için antalya'da havalar ısınmaya başlamıştı ve su soğuk olmasına rağmen koyda denize girme fırsatımız oldu. nisan olmasına rağmen çevrede 10-11 kadar çadır daha vardı. ağaçlar arasında denize birkaç adım uzaklıkta bir yere çadırımızı kurduk ve gerçekten çok keyif aldık. yaktığımız ateşle ettiğimiz sohbetle yaşadığımız huzurla ilk günü bitirdik. sabah uyandığımızda çadırımızı toplayıp çeşmelerden suyumuzu doldurup (bkz: gelidonya feneri) ne doğru yola çıktık. bu rotayı izleyecek arkadaşlara tavsiyem burada sularınızı doldurmayı es geçmeyin çünkü adrasana kadar başka çeşme yoktu. biz de bu bilgiyi yine likya yolunda yürüyen koyda karşılaştığımız bir abiden almıştık. yaklaşık bir saat süren yürüyüşten sonra fenere ulaştık ve bizi harika bir manzara karşıladı. etrafı dolaşıp karnımızı doyurduktan sonra biraz dinlenip adrasana doğru yola çıktık ve yolun en zorlu kısmı burada başladı. gerçekten ilk kampın verdiği tecrübesizlikle doldurulan çanta tırmanışta en büyük düşmanınız oluyor. ağaçlar tertemiz hava ve sakinlik ise en büyük destekçiniz. yol üzerinde üç dört kere dinlenmek için durduk bu dinlenmelerle beraber yaklaşık 6 saat sonra yol bizi adrasan sahilinin ortası çıkardı ve yorgunlukla kendimizi kumlara bıraktık. sahilde yanımızdaki aile muhtemelen halimize üzülüp bize hazırladığı yemekten ikram etti ve o bulgur pilavı o köfte dünyanın en güzel yemeği gibi geldi. nisan ayında olduğumuz için sahilde pek kalabalık yoktu o yüzden çadırımızı sahile kurduk ve bir gece adrasan sahilinde geçirdik. sabah antalya güneşinin yakıcı sıcağıyla uyandık aman biz ettik siz etmeyin daha ağaçlık olan bir yere çadırınızı kurun. denize girip sakin sahilin tadını çıkardıktan sonra otostopla antalya merkeze dönüş yoluna koyulduk.
Cep telefonunuzu,hatta fotoğraf makinenizi falan yanınıza almadan keşfe çıkacağınız, doğayı ve tarihi iliklerinize kadar hissedeceğiniz, batı antalya dağları boyunca uzanan inanılmaz yol.
tek basima cikip yaklasik 500 km yol yuruyup ortalama 20-25 gun icin insanlardan uzak kafa dinlemelik bi yolculuk bi hatiramin olmasini istedigim yoldur kendileri ammalakin buna daha cesaret edemedim umarim en yakin zamanda cikarim kate ablacim sagolsun arastirmam daha kolay oluyor yasasin kirmizi beyaz cizgiler...
fethiye'den patara'ya kadar olan kısmı tamamladığım, geri kalanı da yürümek için can attığım yoldur. ölmeden önce kesinlikle görülmesi gerek, özellikle kabak koyundaki yolu yürürken görülen manzaralar iyi ki gelmişim dedirtir