#tüm on-living entry'leri

Size bir gezgin olarak yalnızlığı kabullenme aşamasına nasıl geldiğimi anlatmak istiyorum. 31 yaşındayım, 10 dan fazla ülke gezdim. Sürekli yabancılarla iletişim halinde olduğum bir mesleğim var, aynı zamanda fotoğrafçıyım. Maddi kaygılarım pek yok. İstanbul’un en güzel semtlerinden birinde yaşıyorum. Öyle tipsiz falan da değilim, dengesiz ya da kıro da değilim. Hatta romantiğim, edebiyata çok düşkünüm. (Beni zaten hep Tanpınar mahvetti) Kılık kıyafete de dikkat ederim, tarz olmayan hiçbir şeyi almam.
Arkadaşım: “Kanka gözlük yakışmış mı?
B: Çok tarz, artık tamam gözlüğü bu, mutlaka almalısın.
A: Ya aslında gözlüğümde var idare eder ya.
B: idare falan edemeyiz abi. Almalısın “
Hep buna benzer konuşmalarla kendimi ve çevremdeki arkadaşlarımı da tarz olmaya sürükleyen birisiyim. 😎

Burdan bakınca güzel bir tablo çizmiş gibi dursam da iş kadın ilişkilerine geldiğinde ressamdan eser yok. Hayatım boyunca 2 ilişkim oldu. Biri 3 buçuk yıl sürdü, diğeri 2 ay.
3. İlişkim ise başlamadan bitti. Şimdi bu üçünü derinlemesine anlatıyorum.

İlk ilişkim Merve, lise bittikten sonra gittiğim dersanede tanışmıştık. Esmer, çilli, gamzeli, saçları düz ve kahküllü (o zamanlar modaydı) bir afetti. O zamanlar kendimi aşırı yakışıklı hissediyordum (çirkinlikten kırılıyordum halbuki) onun verdiği özgüvenden olsa gerek, Merveyi kazanmakta zorlanmadım. Kazandığımız üniversiteler arası mesafe yarım saat falandı. Merve o kadar uysal o kadar sadık biriydi ki 3-4 gün saçma bir bahaneyle arayıp sormasam bile trip atmazdı. Ama ilişkimizde büyük bir problem vardı, ikimizde göremiyorduk. İlişkimiz sosyal değildi, çevremde Merve den başka görüştüğüm karşı cins arkadaşım dahi kalmamıştı. Ne ben onun tek bir arkadaşını tanıyordum ne de o benim. Sonra birgün Merve bana bir kitap önerdi, okudum ve o kitap ilişkimizdeki durumu fark etmemi sağladı. Bunu kendisine anlattım, çözüm bulmalıyız dedim, ardından ayrılık yoluna girdik ve birkaç ay sonra Merve benden ayrıldı. Çok üzüldüğüm söylenemez, çünkü birkaç aylık kırılma dönemi geçirmiştik. O da çok üzülmemiş olacak ki o günden sonra bir kere bile aramadı. İkimizde özgürdük!

Üniversitedeydim, özgürdüm ama bir sıkıntı vardı; kızlarla nasıl arkadaş olunacağını unutmuştum. Muhabbetlerim ders konularından öte gidemiyordu. Telefon numaralarını bile isteyemiyordum. Bir türlü olmuyordu. Yakınlaşamıyordum. Sanki hala sevgilim varmışta beni böyle görürse yanlış anlar düşüncesi ile kendimi hep geri çekiyordum. O dönemlerde gerçekten bir kız arkadaşım olsun istedim. Beğendiğim Kişiler de oldu ancak hiç cesaret edemedim. Kendimi çok değersiz hissediyordum, bu histen kaynaklanan reddedilme korkusu, reddedilmenin yaratacağı yıkıcı etkiden dolayı hiç harekete geçmemeyi bir savunma mekanizması olarak kullanıyordu. Bu yüzden bir sonraki tecrübe için 4 yıl beklemem gerektiğini bilmiyordum.

4 yıl sonra, yine dersanede, bu sefer Kpss kursunda birini gördüm. Eylül. Sarışın, yemyeşil gözleri ve gülünce ay ışığı gibi ışıldayan dişleri vardı. Önce imkansız dedim. Yani, bu kız hayatta bana bakmaz dedim. Ama aşık olmak istiyordum. Hem de Kpss döneminde. Yani o kadar boşluktaydım ki en yanlış zamanda doğru kişiyi arıyordum. Çünkü sınava 3 ay kalmıştı ve Eylül benle olsa da ders çalışamıcaktım olmasa da! Ama kendime engel olamadım, bir gün sabah dersaneye gittim ve Eylülü dersaneye girerken gördüm, bir an göz göze geldik ve kalbim duracak gibi oldu. Sabah ders boyunca sadece Eylül ile nasıl konuşacağımı düşündüm. Çünkü ortak arkadaşımız yoktu ve farklı sınıflardaydık. Sabahki dersler bitince eve gittim, Ezel in son bölümünü açtım ve hüngür hüngür ağladım. Saat 14:00 ve ben Ezel izliyorum. Asıl trajedi buydu. Duşa girdim çıktım dersaneye koşarak gittim. Eylülün karşısına dikildim. Ne söyledim konuya nasıl girdim inanın şuan bile hatırlamıyorum. Tek hatırladığım olumlu karşılaması ve ilişkimizin başlamasına sebep olacak adımı atmasıydı.

Eylülün karşısına geçip konuşmadan bir gece önce Eylül Allaha dua etmiş, karşıma hayırlı nasibimi çıkar diye. Bende ertesi gün onunla konuşunca kadercilik oyunu başladı. En sevdiğimiz isimlerden, şairlere, şiirlere kadar aynı olması, o kadar güzel tesadüfün üst üste gelmesi sadece benim değil Eylül ünde bana çekilmesine sebep olmuştu. Fazla uzun sürmedi yalnız, Eylül küçük detaylara çok takılıyordu ve takılı kalıyordu. Kardeşimle saçma sapan tiplere girerek çekildiğimiz resimleri görmesin diye telefonuma bakmasına izin vermediğim için


“Yalnızlık, yaşamda bir an,
Hep yeniden başlayan..
Dışından anlaşılmaz.“
Zihnin hazmı konuşma ile oluyor. Biz düşüncelerimizi başkalarının dikkatinde, başkalarının kayıtsızlığında veya hiddetinde, hatta zulmünde yaşarız. İnsan düşüncesi ise zaman ve mekanın yaratıcısıdır. Bu da insanın insana muhtaçlığını kaçınılmaz hale getiriyor. Bu sebeptendir ki konuşacak biri olmadığında, kaçıp gitme isteği artarken aidiyet hissi azalıyor.
Nihayetinde insanın tüm kaçışları hep bir insan aramaya çıkıyor.
Ordan aşkıma, şurdan şu kankama, burdan bu broma magnet alayim, aman iş arkadaslarim da miknatissiz kalmasin falan derken türk lirasinin degersizligi de eklenince bir bakmissiniz bir ucak bileti kadar para harcamissiniz.

Aman uzak durun!
schneider buğday birasini tek gecerim gencler.
Budapestede 3.5 tl ye ictim, izmirde varuna gezginde 35 tl.
dünyanın en gerekli grubudur.
Bazen huzura erdirir bazen triplere sokar.
Genelde triplere sokar.
Hayat.
Its all wrong, its all right.

all i need
Nazım Hikmet hasret kelimesinin vücut bulmuş halidir. Yaşadığı seyler o kadar ağır ki şöyle anlatayım; bizim okudugumuzda ölüp ölüp dirildigimiz, yahu bunu yazarken nasil bir duyguya malik olmuş dedigimiz o efsane şiirlerinin (ne guzel sey hatirlamak seni, yasamaya dair...) bir kismini Kemal Tahir e mektupla gonderirken "bir yandan boyle cerez gibi seyler yazmak ihtiyacini duyuyorum", "bunlar 1 saatte cikiveriyor, o yuzden saat 21-22 siirleri adini koydum, boyle olunca degerlerinden suphe ediyorum" gibi sozler sarfetmistir. Yasadiklari o kadar agir ki gonul meseleleri cerez gibi geliyor ona.

Nazim Hikmetin hayatimda cok buyuk bir yeri var. Pek cok siirini ezbere bilirim. hakkinda ne kadar belgesel, kitap varsa elimden gecmistir mutlaka. Sirf Vera ile notre dame katedralinin onunde fotografi var diye sirf o fotografin aynisini cekmek icin kiz arkadasimla Paris e gitmis adamim.

Nazim baris adamiydi, yunan hapishanelerinde insanlar öldürülüyor nazim siir yaziyor, kampta iskence yapiliyor nazim siir yaziyor, hirosimaya bomba atiliyor nazim siiriyle dunyayi ayaklandirmak istercesine haykiriyor. Ancak siirleri Turkiye de basilmiyordu.
Nazim hep insandan yana oldu ve daima umudunu korudu.
Bugun ise nefret soylemleri bir moda halina geldi. O yuzden bu donemlerde nazimi daha cok anlayacak insanlara ihtiyacimiz var.